Kim Demiş Bekar Annelik Kolay Diye

Kim demiş bekarlık sultanlık diye, sizi bir de çocuklu bekarlığa alalım. Bakın bakalım kolay mı?

 

Hayatımızda ilk defa servise geç indik. Kapının önünde bekleyen servise nasıl bir açıklama yapacağımı düşünürken aklımdan geçenleri nasıl özetleyeceğimi bilemedim. Çünkü o sırada üstümü başımı değiştirmeye çalışıyordum. Bir yandan oğlumun son dakika aklına gelen ve okula götürmek zorunda  olduğu ansiklopedinin, kütüphanemizin hangi rafında olduğunu anlatmaya çalışıyor, bir yandan da okulda  yapacakları deney için gerekli malzemeleri unutmaması gerektiğini hatırlatıyordum. Son zamanlarda peydah olan karın ağrım iyice artmış, iki büklüm hem giyiniyor hem saçımı tarıyor hem de çocuğumu hazırlamaya çalışıyordum.

Abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz. Haklısınız. Fakat kadın ve anne olmak böyle bir şey. Ayın anda bir çok işi yapmak değil, aynı anda bir çok krizi yönetmek demek. Bazı zamanlarda krizi yönetememek olabiliyor. Kendi adıma konuşayım.

Bazı zamanlarda “niye anne oldum ki ben” diye kendi kendime yükselmeye başlıyorum. Yetmeyen 24 saat benim suçum mu? Hem her şeyin ama her şeyin altına imza atmak zorunda mıyım? diyerek homurdanıyorum.  Hayatın üzerime hücum ettiğini, kendi yaşam alanımın 5 – 10 santimetreye kadar düştüğünü, nefes alamadığımı hissettiğim için oluyor bunlar. Sonra da bu kadar ağır sorumluluğu almak için sürdürdüğüm yoğun dava süreci aklıma geliyor. Birden afallıyorum. Aniden kırmızı ışığı görmüşcesine frenlere asılıyorum anlayacağınız. Ardından “niye kızdım ki ben şimdi,nice zor hayatlar varken…” diyorum. Tam o düşünceyle utanma aşamasına gelmişken “…ama beni dengeleyen biri olmalı” düşüncesiyle çıkış yılı buluyorum ki; birden aklıma eski evliliğim geliyor. Stop ediyorum. Bunca yoğun duygu salınımının ardından, beynimde hiçbir kıvrımın kalmadığını, hamur gibi bir şeye dönüştüğümü hissediyorum ve genelde bir yere çökmüş, boş boş bakıyor oluyorum.

Bu boş bakış için sürem en fazla 5 dakika… Ya çamaşır makinesinin sesiyle veya çözülmesi gereken bir matematik problemiyle irkiliyorum. Günün sonu gelmiş gecenin ilerleyen saati olmuşken kendime zaman ayırmak istiyorum ama bu sefer yorgun bir şekilde bir yerde yığılmış oluyorum. Genelde bilgisayar başında veya koltukta…

İşim gereği mecburen okumam gerekenler, içimde biriken ve yazarak akıttığım duygular, astroloji ödevlerim, araştırma konularımla birlikte kendimi daha çok yoruyorum belki. Hafiflemeyi denedim. Sadece okulda çalışıp eve geldiğimde ev işleri yapıp film izlemeye çalıştım, başaramadım. Belki kafama göre güzel bir dizi bulamamışımdır. Önerileriniz varsa alırım.

Sabahın erken saatlerinde ait o güzel enerjiyle güne başlamayı çok severim. Bazen uyanmak istemiyorum. Çünkü yine hayatın içinde kaybolup gitmek onuruma dokunuyor. Uykudayken o güzel enerjiden insan nasibini alamıyor. Bir de gece yarısının verdiği dinlendirici bir etki var. 22:00 gibi salınan uyku hormonunu uykuda yakaladın, yakaladın. O saatte ayaktaysan, geçmiş olsun. Depresyon, anksiyete, yorgunluk, tükenmişlik hissi, tıpkı mecburen yapmak zorunda olduğum ve üzerime hücum eden şeyler gibi etrafımı sarabiliyor.

Gün içerisinde 5 dakika yoga veya 5 dakika fitness yapabilirsem kendime aferin diyorum. “Kendime zaman buldum, yaşasın!” İsteyince bulacağımı ve zaman yaratacağımı biliyorum ama dağılmış bir dikkat, her an duyulan bana duyulan ihtiyaç, kimseye paslayamayacağımı bilmek ve bu hayata baştan razı olarak yola çıkmak auramı daraltıyor. Bana “kendi düşen ağlamaz” dediklerinde hep kızarım. Düşmeyi kim ister? Düşene tekme vurmak deyiminin olduğu bir anlayış kültüründe bu sözün olması çok normal. Çünkü kendi düşene el uzatacak kadar merhametli, iyi niyetli, yapıcı olgun davranmak yerine vahşice davranmak çok kolay, çok basit.

Güvendiğiniz yakınlarınız haricinde herkesin kusur arayan gözlerle baktığını ve bunu gizleyemediğini görmek çok zor bir durum. Sen 4 duvarın içinde hem çocuğuna ödev yaptırıp hem çamaşır asıp hem de bir yandan yapılması gereken diğer işlere yer açmaya çalışıyorken, onlar ufacık bir açığını bulup dedikodu yapma derdindeler. Acaba hayatında birisi var mı? Nasıl geçiniyor? Nereye gitti? Yanında kim vardı?

Evde oturuyorum, içiniz rahat olsun” diye tweet atmaya ramak kalır. “Hayatımda hiç kimse yok” diye camdan haykırmaya ramak kalır. Haddini aşanlara – gün çerisinde en az 2 veya 3 kişiye rastlayabiliyorum-“Sana ne” diye bağırmaya ramak kalır. Kimse bu çocuğu babasından maddi ve manevi destek almadan nasıl tek başına büyütüyorsun diye sormaz? “Babası evlendi mi” diye sorar.

Sizden dizi tavsiyesi istemiştim ya hani; sakın Türk dizisi önermeyin olur mu? Zira hastalıklı duygusal bakış açısına sahip nice insanı hergün görüyorum. Bir de televizyonda izlemek bana iyi gelmez.

Soru sormalarını geçtim, boşanan kadınlara sorunlu gözüyle bakan kadınları hiçbir zaman anlamadım. Çoğu hem cinsimden “benim yapamadığımı yapmışsın” sözünü duyduğumda kendimle iftihar edemediğimi bilmenizi isterim. Çünkü boşanmak, hayata sıfırdan başlamak zor bir şey.

Tekrar tekrar soruyorum. Kim düşmek ister, hele kucağında küçük bir çocukla…

Zor kararlar aşamasındaki kadın arkadaşım, sana tavsiyem şunlar:

  • Düştüğünde ağlayacaksın da, dövüneceksin de, söveceksin de…
  • Fakat sonra derin bir nefes alarak ayağa kalkıp mücadelene devam edeceksin.
  • Önce üzerindeki tozu toprağı silkeleyip atacaksın.
  • Kimseden el uzatmasını, omuz vermesini bekleyip vakit kaybetmeyeceksin.
  • Her zaman önce kendine dürüst olacaksın.
  • İhtiyaçlarını bilecek ve karşılamak için elinden geleni yapacaksın.
  • Çocuğunun şaşmaz rutini, ihtiyaçları ve daha sonra istekleri için elinden geleni yapacaksın.
  • Onurunu, gururunu çiğnetmeyeceksin.
  • Çiğnemeye kalkanlara karşı dik duracaksın.
  • Hile yapıp, birilerinin kuyusunu kazmaya asla kalkmayacaksın.
  • Yiyeceksin, yedireceksin. Giyeceksin, giydireceksin.
  • Hakkını arayacaksın ama didişmeyeceksin. İkisi farklı şeyler.
  • Çok iddialı olacak ama 2 kere ebeveyn olacaksın.

Hiç kolay değil biliyorum. Zaten kim demiş bekar annelik çok kolaydır diye. Aldırma, Bu şekilde yaşadığın zaman hem kendine hem de başkalarına moral kaynağı olacaksın.

Uzun lafın kısası önce kendine ebeveynlik yapacaksın. Yapamadığın yerde ise, işte böyle içinden gelenleri hiç sıkılmadan, çekinmeden olduğu gibi paylaşacaksın.

 

Aylin Anne

Aylin Anne – Aylin Çalışkan Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Programları ve Öğretim bölümünü bitirdi. Mezuniyetinin ardından Devlet Planlama Teşkilatı başta olmak üzere çeşitli kamu kuruluşlarında insan kaynakları stajları yaptı. Anadolu Üniversitesi Özel Eğitim bölümünden özel eğitim öğretmenliği sertifikası aldı ve bu branşta 12 yıl hizmet verdi. 2014 yılından bu yana rehberlik ve psikolojik danışmanlık alanında rehber öğretmen olarak hizmet veriyor. STK’ larda kurucu ve gönüllü olarak çalışan Aylin Çalışkan Mart 2006’da Eğitim Bilimleri Derneği’ ni kurdu. Okulların yapısı ve işleyişiyle ilgili olarak Milli Eğitim Bakanlığı’yla görüşmelerin gerçekleştiği bu dernek kapsamında etkinlikler gerçekleştirdi. Sabah Gazetesi Kültür Sanat bölümü ve kitap eklerinde çocuk kitapları üzerine yazdı. Daha sonra Hürriyet Aile ve Hürriyet gazetesinin internet sitesinde Aylin Anne olarak anne-çocuk, eğitim ve özel eğitim üzerine yazılar yazdı. Perşembe Anneleri isimli bir kitabı olan Aylin Çalışkan, bu kitabında özel gereksinimli 15 çocuğun annesiyle yaptığı röportajları bir araya getirmiştir. 2010 yılında çiçeği burnunda bir anneyken açtığı bloğunu herkese iyi içerik sunmak üzere revize edip tekrar yayına almıştır. Blog, köşe, kitap yazarı, eğitimci, rehber-psikolojik danışman olarak kariyerine devam etmekte olan Aylin Çalışkan fotoğraf, yoga, astroloji ve pek çok spritüel konuyla yakından ilgilenmektedir. Bekar ve bir çocuk annesidir.

You may also like...

2 Responses

  1. Lerna dedi ki:

    Ayln’ciğim, gözyaşları içinde okudum yazını, göğsümde kocaman bir yumru ile … yazdıklarını benden iyi anlayan azdır eminim. Belli bir yaşından sonra değil, doğduğu ilk günden beri tek başıma büyütüyorum oğlumu. Ne kadar zor bir sorumluluk olduğu şüphe götürmez bir gerçek ancak çoğu kez şükrediyorum Tanrı’ya, iyi ki yalnızım, iyi ki bu çocuğun tek başıma büyütüyorum, nasıl bir birey olacağına ben, sadece ben karar veriyorum. Ya sürekli yanımda beni eleştiren, kararlarımı sorgulayan, oğlumu nasıl büyüteceğimi dikte etmeye çalışan, eylemlerimize karışan, planlarımızı engelleyen, özgürlüğümüzü kısıtlayan biri olsaydı? Çok şükür ki oğluma kızdığımda onu şımartan, izin verdiğimde karşı çıkan, benimle farklı görüşlerde olan üçüncü bir şahıs yok yanımızda. Kavga yok, gürültü yok, huzur var evimizde. Ve bence mutluluğun tek bir formülü var, o da sevgi…

    • Aylin Anne dedi ki:

      Canım Lerna, senin gözyaşlarını akıtmaya neden olan bir yazı yazdığım için çok özür dilerim. Evet, sen çok büyük bir mücadelenin içindesin ve sık sık seni anıyoum. Şükrettiğin konuda o kadar haklısın ki; başka söze gerek yok. Mutluluğun tek formülünde hemfikiriz. Çok güzel bir yorum yazmışsın. Bak benim de yüreğim coştu şimdi. Sevgilerimle

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir